Şimdi, zihinlerde ve bedende orucun sırrı biliyorsunuz belli bir süre sabır sporu yapmak gibi görülmektedir. Tabii bunun namütenahi tıbbi faydaları vardır ama konusunda bunları söylemek istemiyorum.


Nurbaki'yi Takip et


Gönül orucu

Ancak gönüllerde bir vardır. Gönüllerde bir oruç vardır ki, o Allah'tan başka bir zevkten hoşlanmamaktır, gönül orucu. Allah'tan gayrı her şeye karşı gönlünü oruçlu kılmaktır gönül orucu.



İşte! Bu gönül orucuna herkesin geçmesi güç olduğu için derler ki “Gönül orucuna geçemezseniz bile bunun hazırlığını yapın.” Allah'ın verdiği tüm nimetleri bu on günde, mümkün olduğu kadar dağıtın… Aklınıza ne geliyorsa. Hz. Mevlana‘nın altın kaplardaki yemekleri elinin tersiyle çevirmesi gibi. Bu bütün insanlara, bütün oruç tutanlara tavsiye olabilecek en güzel şeydir. Bilhassa yemede – içirmede önceliktir! Mutlaka fakire yedirip – içirmek şarttır, bu on gün içerisinde! “Bulur muyum bulamaz mıyım? Benim mahallem lüks” filan… Hiçbir mazereti yoktur.

Mutlaka fakir bulunup doyurulacaktır, hatta sofralar açılacaktır. Ama otuz gün içerisinde bir gün açabilir. Gider bir aşçıyla anlaşır “Bugün buradan yesin fakirler” der filan. Yani her türlü formülü bulunabilir. Bir kere doyurmak bir parçasıdır, Ramazan‘ın son on gününün infakının.

İkinci derecede çaresi az olan, doyurma bakımından… Ekonomik gücü az olanların mutlaka gönül almaları. Yaşlıları, hastaları bu on gün içerisinde mümkün olduğu kadar mutlu ederek infak etmeleri gerekir.

İlahi nimet: çevrene iyi bak!

Yani bütün hayatı boyunca İstanbul'un, Ankara'nın veyahut büyük şehirlerin telaş içerisinde işinden evine giderken kimseye yardım edecek fırsatı da yok, zamanı da yok olan insan, işte bu 'ın on gününde en ufak bir fırsatı kaçırmadan; kim yardıma muhtaçsa, mutlaka ona yardım etmelidir. Çevresine iyi bakması lazım. Bilhassa, tabii bu on günde olacak değil… Keşke bütün yıl yapabilsek ama hiç değilse bu on günde seyircilere öneriyorum.

Mesela, özel arabasıyla bir yerden bir yere giderken yoldan toplayıp gitmek âdet olmalıdır bu on gün. Şimdi, diyeceksiniz ki “Bir insan bütün sene hodkâm [bencil] hareket edip de” yani… On günde çözebilir mi bu işi?

Çözer, nasıl çözer? Bakınız Yüce Peygamberimiz'in bir emri vardır. Her bir gönül aldıkça her bir gönül kazandıkça gönlümüzden yeni bir pencere açılır. Eğer sizin inançlarınızla, ışıklanan gönlünüzde diyelim ki iki pencere açıksa ve Cenabıhakk'a yönelmek, onun yüce güzelliklerini fark etmek için on dört pencere gerekiyorsa, her yaptığınız bir gönül kazanmada bir pencereniz daha açılacaktır. Belki bu on gün içerisinde on dördünü de açabilirsiniz. (Bu sayıları bir örnek olsun diye veriyorum)

Her gönül alışta yeni bir birikim

Onun için gönül almayı “Şimdiye kadar almadım, şimdiye kadar yapmadım” diye düşünmemek lazım. Her gönül alışta yeni bir birikimdir bu. Her gönül alışta yeni bir birikimdir, yeni bir birikimdir… O birikimler belli bir sınıra geldiği zaman, açıldığı zaman insan da şaşırır. Düne kadar ki bütün düşmanlıklar biter, kinleri biter, öfkeleri biter. Kendisi bile kendini tanıyamaz hâle gelir. Meşhur İslam Velilerinin sözüdür:Yüce Muhammed'in (sav) potasında Ömer eridi de… O ne celaldi? O ne hırstı? O ne kavgacı Ömer'di? Ondan sonra bir meleğe döndü der.

Bu bir gönül formasyonudur. Bizim “karakter çizgileri değişmez, huyu değişmez…” filan, bunların hepsi yanlıştır. Bunlar beşerî sıfatlardır. açıldığı zaman her şey değişir.

Bu gönül penceresinin açılmasın da iki avantajı birden yaşıyoruz şimdi:

  • Birincisi, Ramazan'ın son on günündeyiz. Daha bir yüzde ikramiye var, yani 1 yap 10 kazan.
  • Bir de ayrıca, Ramazan'ın verdiği gönüllere bir huzur var. Bir mutluluk var, oruç tutmanın… Dünkü orucun bugünkü feyzi var gönüllerde…

Bir de “gönül kazanarak” demin söylediğim gibi, her fırsatta, düne kadar ihmal ettiği teyzesini, dayısını veya komşusunu… “Efendim, nasıl olsa ihmal ettik” değil öyle işte! Bir yerinde dönüp bu on günlük Ramazan seyri içerisinde mutlaka gönüller kazanmaya çalışacağız ve mutlaka ayrıca bir yemek faslı da bulacağız.



Zenginler için çok büyük görevler var

Şimdi burada, tabii bunları söylediklerimi de orta halli arkadaşlar için söylüyorum bunları. Zenginler için çok büyük görevler vardır.

Bir kere zekâtlarının tümünü bu on günde vermeleri lazım. Ve Efendimizin emri, büyük velilerin sunuşları odur ki; “Zekâtımı verdim diye bırakmayın” diyorlar. Mutlaka ita ediniz, infak ediniz. Zekât zorunlu bir vazifedir. Bir tarz mali bir ibadettir. İslam cemaatinin, İslam cemiyetinin ekonomik dengesini ayarlamak için konulmuş bir ibadettir. Bununla iş bitmiyor.

Yani mutlaka zenginlerin üzerinde, gönülleri zor duruma düşecek büyük yük vardır.

Gerçekten Hz. Şibli'nin bir sözü vardır. Biliyorsunuz, Hz. Şibli'ye Belh'ten birileri gelir. Derler ki : “Ne yaparsınız Belh'te” diyor Hz. Şibli… “Allah verirse şükrediyoruz, vermezse sabrediyoruz” diyor Belhliler. Şibli diyor ki “Belh'in köpekleri de böyle yapar” diyor. “Köpek de (diyor) verirsen şükreder, vermezsen sabreder”. Siz ne yapıyorsunuz diyorlar Şibli'ye. “Verirse dağıtıyoruz, vermezse şükrediyoruz” diyor.

“Niçin şükrediyoruz? Çok ağır bir yüktür” diyor.

Nimeti ilahi ağır bir yüktür! Tekrar etmek istiyorum. Zenginlik 'te ayıp değildir. Değil ayıp, bilakis farzdır. Çünkü zekâtı madem ki farz etmiştir, infakı farz etmiştir, Kur'an (yani emretmiştir)… En zengin en çok vereceğine göre de dolaylı farzdır.

Zenginlik kesinlikle İslamiyet'e ayıp değildir, yanlış değildir! Ancak mutlaka yükü çoktur, bir fakirden çok daha yüklüdür.


Gösterim: https://www.youtube.com/watch?v=1ySGv-UZ4oI