Bir meczupla karşılaştım. Bu meczup sabahtan akşama kadar sokakta çocukları kızdırıp kendini taşlatırdı. Gecelerini, yeri yurdu olmadığı için nöbetçi eczahanelerde geçirirdi. Afyon'da oldu bu dervişin ı… Ve Afyon'da çok soğuk olduğu için başka bir yerde de hayatınızı yürütemezsiniz.

Ve geceleri de fevkalade hoş sohbet, tatlı dilli bir insandı. Ben birgün kendisine sordum. Dedim ki, “Ne hoş bir insansın, nedir o sabahtan akşama kadar kendini çocuklara taşlatıyorsun. Başka bir uğraş bulamadın mı kendine? Hani, madem ki gündüz böyle geçirmek istiyorsun, başka bir uğraşı bulsan?” dedim.

Güldü ve bana “Bundan daha güzelini bulamadım, sen buldunsa bana söyle… Ama bunu bir iyi düşün bakalım.” dedi. Ben bunu yıllarca düşündüm. Sonra farkına vardım ki, o derviş Fahr-i Kâinat (s.a.v.)'in Taif'te kendisinin taşlanmasındaki günün heyecanını ve onun güzelliğini yaşamak için ömür boyu kendisini taşlatmıştır.

İşte bunlar bilgiyle, kesble olmaz. Bunları ancak yaşarsınız, o duyguyu sezersiniz, öyle olur.

Mânâ bilimlerinin de temeli duygu… Ve o duyguyu ve mekân ötesinde yürütebilmektir.

Buraya birşey daha eklemek istiyorum. İslâm gençleri kardeşlerime özellikle, mânâ bilgilerine yaklaşımları için tavsiyede bulunacağım.



Bunlardan bir tanesi, bütün İslâm yüceleri gibi, infak sahibi olsunlar, devamlı verici olsunlar.

Bu yılki konferanslarımda çok dile getireceğim. Hangi İslâm yücesini alırsanız, temel karakteri; elinde birşey bulundurmaz, dağıtırdı. Bu bir. İkincisi, İslâm yüceleri ile irtibatlarını kursunlar.

Çünkü mânevî cereyan; mânevî ilimler, tabiri caizse bir telsiz mesajı gibidir. Bu telsiz mesajını alabilmeniz için belli bir frekansa gönlünüzü ayarlamanız lâzım gelir.

Bu frekansla İslâm yücelerini, Ehl-i Beyt'i, âla âbayı ve ashâb-ı güzîni çok iyi tanıdıktan sonra, bunlarla bağı kursunlar.

O zaman mânâ cereyanının, mânâ frekansının gönüllerine yansıdığını görecekler.


Alıntı: Kutsal Mücadelem