Efendim velilerin, özellikle 13. yüzyıldaki velilerin ortak yanı mutlak bir ve bu insanlık sevgisinin bir parçası olarak (insanlık sevgisini yalnız kendi inanç grupları arasında değil) onu taşarak Hristiyanlara da gösterdikleri için ('da yaşayan diğer din sahiplerine de gösterdikleri için) âdeta o çağda, çok değişik bir sosyal yapı meydana getirdiler.


Nurbaki'yi Takip et


Yani hangi inançtan olursa olsun, bu yüce insanların etrafında insanlar ya toplandılar, toplanmadılarsa bile en azından onun inançlarına karşı saygılı olmayı sürdürdüler. Bu hava hemen hemen “Birinci Cihan Savaşına kadar” devam etti.Yani 'daki insanından farklı insanların hiçbirisi, Türk İslam toplumuna karşı çıkmak şöyle dursun, o çarkın içerisinde yoğurulduk âdeta.

İşte, biliyorsunuz Birinci Cihan Savaşında karşımızda olan devletlerin Ermenileri kışkırtması olayının dışında hiçbir sıkıcı olay meydana gelmedi. Bu meydana gelmeyiş hem Türk insanının gönlündeki tam böyle “Dinde zorlama yoktur” hükmünün, ayetinin sırrı içerisinde; hem de kendilerini eğiten grubun getirdiği güzellik içerisinde cereyan etti. Yakın yıllara kadar yani yine Birinci Cihan Savaşından öncelerinden bahsediyorum. Yani bir Anadolu kasabasında bir Rum'un veya bir başka Müslüman olmayanın hasta olduğu zaman mutlaka komşular tarafından bir çorbayla hatırının alındığı gelenek hâline gelmiştir.

Mutlak insanlık sevgisi

Şu hâlde, bu velilerin asıl ortak yanını; yani Hazreti Mevlânâ'nın, 'nin ve diğer birçoklarının ortak yanını göz önüne aldığınız zaman, söyleyeceğiniz söz odur ki; mutlak bir insanlık sevgisi.

Bu insanlık sevgisinin yanında da çok önemli bir hikmet şudur; madem ki 'ın kudreti bütün âlemlerin – özellikle yakından tanıdığımız dünyanın – içinde bulunduğu maddesel âlemin ve nihayet dünyanın her noktasında, her zerreye mutasarrıftır. Yani onun gücü dahilindedir, her olayın seyri. Ve bu olayların tümü de Allah'ın ilahi kader akış çizgisi içerisinde birbirinden hikmet dolu, birbirinden güzel…

Hadiseleri hoş görmek

İlk bakıldığı anda anlaşılmasa bile zaman içerisinde anlaşılabilen bir sırra sahiptir. O zaman insanoğlunun imanla birlikte ilk varacağı yer: bir defa hadiseleri hoş görmektir.Eğer biz hadiselerin çirkinlikleri üzerine varırsak, o çirkinliklere, kendi çirkinliğimizi katmış oluruz ki; kavga başlar.

Hâlbuki bu velilerin bizlere bıraktığı mesaj: “Her şey Allah'ın o ilahi sanat fırçasından çıkmıştır.” Siz o tabloya baktığınız zaman bir rengi yadırgayabilirsiniz ama bir süre sonra anlarsınız ki, o renk orada olmasa, o güzellik olmaz.

Moğol Harekâtı kıyamet belirtisi miydi?

Hatta bunun en iyi misallerinden bir tanesi Moğol olayıdır… Moğol istilası olayıdır. Hep tarihte söylenir ki; işte Moğollar Müslümanlığı kökünden kazıyan, Türk İslam insanını kökünden kazımaya niyet etmiş bir şer harekâtıdır. Korkunç bir şer harekâtıdır. Hatta Moğol Harekâtını bir kıyamet belirtisi olarak görmüştür, o çağın Müslümanları.Başarıya ulaşamamıştır ama daha başka bir şey olmuş. Tamamen hayra müncer olmuş. Yani bütün Türkleri Anadolu'ya sürmüş yahut Moğol'un şiddetinden, Moğol'un zulmünden kaçanlar Anadolu'ya gelmiş, yerleşmiş, pırıl pırıl yeni bir Türk İslam motifi meydana gelmiş.

Ama ilk anda baktığınız zaman bir şer görünüşlüdür, Moğol. Hâlbuki Moğol istilasının ilahi kompüterdeki amacı bütün Türkleri Anadolu'da toplamak ve bir büyük medeniyet bayrağını buraya kadar getirmek. Çünkü çokları anlamak istemiyor ama işin bir gerçek yeri vardır: Moğol istilasıyla iyice gündeme gelen Türklerin (tabii başlangıçta Moğol'dan dışarıda da mütalaa ederek) yani 'ın Malazgirt'ten açtığı Diyar-ı Rum Anadolu kapısından Türklerin yavaş yavaş Anadolu'ya intikalleri, biliniyor.

Yani, Selçuklu Devletlerinin başlangıç safhaları ama asıl Anadolu'nun Türk İslam insanıyla dolması ve bu mükemmel insan grubuyla dolması yine Moğol (şeyinden) zulmünden kaçan Türklerdir ki; işte, Osmanlıları bile kuran Kayıhanlılar var ki, yine aynı zulmün (şeyinden) gelmişler.

Anadolu’ya gelmişler de ne olmuş?

Şimdi bu… Gelmişler de ne olmuş? Yalnız biz kendimiz için düşünerek “Anadolu‘da bir devlet kurmuş, ne olacak”, demeyelim.

Unutmayalım ki, bugün bütün aklı başında tarihçiler, bugünkü Batı'nın, medeniyet unsurları saydığımız gelişmenin içerisinde tamamıyla “Türklerin Anadolu'ya gelme gerçeği” yatar.

Eğer Türkler Anadolu'ya gelmeseydi, Fatih İslam motifindeki bilim hoşgörüsünü, insanlara karşı özel saygıyı Avrupalılara öğretmesiydi… Ne olurdu ne Batı medeniyeti kurulurdu! (Ve) bugün uygarlığın anahtar hadiselerinden bir tanesi, Türk insanının Anadolu'ya girip kazandığı İslam felsefesini (ama böyle kuru kalıpsal şekiller değil), insanlık sevgisi, hoşgörü, ilim, birbirine yardım…

Bu temel ilkeleri öylesine yerleştirmişler, öylesine Batı'ya geçtikleri zaman Balkanlar'a olsun; daha ilerde İtalya hududuna, Viyana hududuna kadar geldikleri zaman öyle göstermişler ki, karşısındaki insan demiş ki “bunlardan başka türlü yaşanmaz. Doğru yaşamak budur”.

İşgal ettiği devletin bağından üzüm yerken parasını bağlamış… Bir tek insanının burnunu kanatmamış. Gerçi her devletin her cemaatin düşmanlarına envaiçeşit iftira eder, bu iftiralarını Türkleri bir barbar gibi göstermek ister ama o bariz düşmanlığın, ona yenilmenin reaksiyonlarıdır.

Medeniyete büyük bir altın plaket

Yoksa aklı başında herkes biliyor ki; Fatih – daha işte iki sene sonra kutlayacağız – Yahudilerin bütün yeryüzünden kovulmaları, öldürülmeleri, yanılgısı, yanlışlığı bence çok büyük bir yanlış! O bir etnik düşmanlık, dünyanın en adi düşmanlığıdır. Şimdi bize karşı yapıyorlar o adi düşmanlığı.

Yahudilerin her taraftan sürüldüğü zaman, Anadolu'ya buyurun. Benim vatandaşlarım gibi benim insanlarım gibi muamele göreceksiniz…

(Evet, 500. yıl dönümünü kut…) Bu büyük bir olay. Yani bu olay medeniyete çok büyük bir altın plakettir. Yani bunu 500 sene evvel yapmak… Bakınız, bu devirde bile etnik gruplar neler çekiyor devletlerin hegemonyasından… Hâlbuki 500 sene evvel Türk İslam felsefesindeki, işte demin 13. asır velileri diye anlattığımız o Yunusların, Mevlanaların, Ahi Evranların ondan sonra Hacı Bektaş-ı Veli'lerin getirdiği bu ve şefkat o zinde, dinamik ve ilk yumruğunu vurmuş imparatorun padişahına bile “Gelsin benim ülkemde yaşansın” diyor.

Ayrı mahkemede yargılanma hakkı

Sonra daha enteresan bir şey var; “ayrı mahkemede yargılanma hakkı” veriyor… “İstediğiniz mahkemede yargılayın” diyor. Adaletinden o kadar emin ki, Fatih bunu çok yapmıştır. Her, benim ülkemde yaşayan insan istediği mahkemede mahkeme olur, diyor. Düşünebiliyor musunuz? Daha yeryüzünde çok medeniyete geldik dediğimiz şu safhada, bu seviyeye gelinememiştir.

Hiçbir devlet kendi bünyesi içerisindeki bir azınlığa kendi mahkemesinde mahkeme olma hakkını vermemiştir.


Gösterim: https://www.youtube.com/watch?v=sn6O8TV948c